
GİDİYORUZ, GİTMEKTEN BİR ŞEYLER UMARAK...
Kimse nasıl ve niçin geldiğini bilmiyordu bin dört yüz altmış bir gün önce. Zamanın tıpkı kendisi gibi bizleri de nasıl çarklarından geçirdiğine ve feleğin çemberinin de üç yüz altmış derece olduğuna, şaşırmadan şahit olduk. Zaman unumuzu eledi ve işte duvara asıyor eleğini. Saatler kuruldukları anı göstermeye yakın benim de kalemimin kaderine bu aciz satırlar düşüyor, tıpkı gitmek gibi hani istemeye istemeye.
Halbuki daha dün annelerimiz, başımızı acıtarak saçlarımızı sivri uçlu taraklarla tarıyor, bir güzel at kuyruğu yapıyor ve lastik tokalarla sıkı sıkıya bağlıyordu sanki saçlarımız yerinden kopacak gibi olurken. Daha dün babamız elimizden tutup da okula götürmüştü ilk kayıt için ve sabahın körü denecek saatte takım elbiseleriyle tertipli bir şekilde karşımıza çıkan ama uykusuzluğu gözlerinden okunan, güleryüzlü bir o kadar da ciddiyetinden ödün vermemeye gayret eden ilk öğretmenimizle tanışmıştık. Hepimizin öğretmeni böyle değil miydi sahi? Nasılsa hepsi memuriyetin çetrefilli yollarında biraz cüzdan muhasebesi yapan, biraz çocuk zımbırtısı çeken, biraz eş dost laklakası eden, daha çok da başağrısı çeken yurdum insanıydı ki biz de onlardan biri olma yolunda gayret etmeyecek miydik, ailelerimize sonuna kadar okuyacağım taahhütünü verirken. Ha yine sabahın körü değil nuru denilmesi gerektiğini yine o adlarını hiç unutmadığımız, onlardan sonrakilere hafızamızda çok da yer vermediğimiz o ilk öğretmenlerimizden öğrenmedik mi? Daha dün mavi, siyah önlüklerimizi giyerken hoşlanmadık mı sınıfın en zeki kızından veya erkeğinden? İlk aşklarımızı ilkokul sıralarında bırakıp gelmedik mi ta buralara? Hatta aşk daha küçücükten yüreklerimize konulduktan sonra orda burda heder edilmeye o sıralarda başlanmadı mı?
Dün daha, ilkokulda dostluğu anlayamayıp da ortaokulda aramadık mı; ancak tıpkı okulumuz gibi yine eninde sonunda ortada kalmadık mı? Ve asıl mekanımız lise sınıflarımızda gerçek sırdaşlarımız olmadı mı? Hala arayıp sorduğumuz bir kaç vefakar dostumuz uzaktayız diye merak etmiyor mu bizi arada bir de olsa? Hani o dostlarımızla artık öğretmenim değil hocam dediğimiz hocalarımıza ne çok çektirmiştik. Gençliğimizin en deli çağıydı ne de olsa ve en hırçın nehir ne kadar çağıldıyorsa biz de öyle çağıldıyorduk kendi mecramızda. Ne ettiysek o hocalarımıza etmedik mi gevezeliğe dair ne varsa? Onlar bildi kırık dökük aşklarımızı, onlara söyledik ailevi problemlerimizi, cebimizde paramızın olmadığını ilk onlar bilirdi ki bazen anlatmadıklarımızı bile bizden iyi bilmelerine şaşakalırdık.
Ah lise dostlarımız! Yine onlarla unuttuk acılarımızı ve her güne yeni bir ümitle kalkarken yataklarımızdan, okul servislerimizdeki şarkılarla güne merhaba deyip derslere geç kaldık. Değil mi ki hep geç kalırdık ve çoğu zaman hocalar almazdı bizi derslere ve not kağıdında koca bir eksi yazılırdı hanemize, kanaat notunda kullanılsın diye. ‘Aman hocam, etme hocam, ağırlıklı ortaöğretim başarı puanımı düşün hocam!’ diye yalvar yakar üniversite kazanma endişesiyle ne çok ağladık, sızladık. Hocalarımızın ‘ Notu düşünmeyin, siz kendinize bakın, adam olun adam!’ dediği günleri unutamadık. Ne çok öğüt alırdık da tutmazdık ve ne çok pişman olurduk ettiklerimizden. ‘ Okul haricinde yemek yemeyin! Ne olur ne olmaz, alışık değilsiniz siz. Hasta olursunuz dışardaki yemeklerden.’ demelerine aldırmaz, öğle tatillerinde okulda çıkan yemekleri beğenmez, en yakın dönercide - ki dönercimizdi artık adı, bizimdi yani - alırdık soluğu verilen öğütlere muhalefeten. Son bir dakika kala derse yetişmeye çalışan azmimizle düşe kalka okula koşardık yine. Daha dün yaşadık bunları, hatırlıyor musunuz? Okullara çok koştuk biz.
Ve bugün hala koşuyoruz... Bugün işte, üniversitedeyiz, hani hayalimiz, olmazsa olmazımız, ne olursa olsun kazanmalıyız dediğimiz ve bitirmek üzere olduğumuz üniversitede. Lisedeki kadar candan, samimi, içten pazarlıksız, çıkarsız değil ama dostlarımız oldu onca gün içinde. Yıkılmaz dostluklarımız, kimimizin yıkılmaz sandığı kimimizin gerçekten yıkılmayan dostlukları. Belki biraz lise havasında, hep aynı, bizimle anlam kazanan hayallerimizin olduğu küçük ve sıcak bir sınıfta, bahçesinden koyunun çobanın pek eksik olmadığı, çalışanlarıyla öğrencilerinin hemen hemen hepsinin birbirini tanıdığı ve abim, kardeşim dediği küçücük bir okulda paylaştık bize dair ne varsa. ‘‘ Üniverlisemizde ’’, fakülte kelimesinin çok okul kelimesinin az, ikisinin arasında bir yeri olan, dil işçileri olarak bizim bile ad koymayı beceremediğimiz bir mekanda, yine alışkanlıktan diyorum ya okulumuzda tanıdık birbirimizi veya en azından tanımaya gayret ettik. Kimi suskun kimi konuşkan, kimi oynak kimi manyak, kimi arlı kimi arsız, kimi araz kimi maraz, kimi garez kimi obez, kimi cimri kimi cömert, en önemlisi kimi ‘aşık’ kimi ‘maşuk’ dostlarımız oldu.
Hepimiz hocalarımızı ve birbirimizi her halimizle sevmeye başladık, sonunu iyi veya kötü getirdik ama birbirimizle geçirdik bir ömür unutamayacağımız saatlerimizi. Hepimiz ayrı birer dünyaydık ve korkmadan aldık kendi dünyamıza diğerlerini. Kocaman bir galaksi olduk kendi yörüngemizde dönen ve oradan öteye gidemeyen. Arada bir gittiğimiz yerler vardı elbet ailemizin yanı gibi; ama her dönem başında kürkçü dükkanına geri dönen de yine bizdik. Aslında bundan çok elem duymayan, arkadaşlarımızla mutlu olmayı bilen, küçük bir şehirde küçük mutluluklarla ‘yetinmeyi bilen’ insanlar olduk.
Bize, yani sevgiye, özleme, hasrete, ayrılığa, hüzne, aşka dair ne varsa paylaştık dostlarımızla. Paylaşacak dostlar bulduk ve hatta bunu bulabildiğimiz için kendimizi şanslı bulduk. Yedik, yedirdik, içtik, içirdik. İçtiğimiz suyun ayrı gitmediği dostlarımızla yeri geldi sofralarımızı ayırdık; omuzlarında ağladığımız, gözyaşlarımızı sular seller gibi akıttığımız dostlarımızın bir anda sırtları çevrildi; ama unutmadık herşeye rağmen iyi günlerimizi. Hep bildik ki insan içinde iyi olan ne varsa götürmeliydi ve kötü olanları atıp bir kenara, bir güzel helallik dileyip çıkmalıydı yoluna. Geride bir hesap bırakmamalıydı. İyilikler insanları güzelleştirirdi çünkü, bunu bildik bunu söyledik, bunu yapmaya gayret ettik. Sevdik, sevildik, üzdük, üzüldük, duyduk, duymadık, gördük, görmedik ama okuduk, bitirdik. Bazen biz mi dersleri bitirdik yoksa dersler mi bizi bitirdi farketmedik. Ya da biz mi bittik okul mu anlamadık. Ama bildik ki eninde sonunda gitmeliydik ki herşeyin vardı eni sonu. Bunun da oldu, öncekilerimiz gibi.
İşte gidiyoruz gitmekten bir şeyler umarak. Her sonun yeni bir başlangıç olduğunu bilerek. Yeni başlangıçlarımızı yaparken herşeyde mutlu olmayı ümit ederek. Giderken, ilkokul sıralarında bıraktığımız küçük aşklarımızın aksine, geride bıraktığımız büyük aşklarımızı içimizde götürerek, biraz daha şanslıysak yanımızda götürerek, nihayet geride kalanlarımızın da gidenlerimizin de hep içlerinde olacağımızı bilip kendimizi sadece bununla teselli ederek. Belki ağlayarak belki gülerek, belki durarak belki koşarak ama gidiyoruz. Okullara değil artık, yeni yollara, yeni aşklara, yeni hayatlara koşuyoruz. Hayatımızın bu sayfasını da diğer dolmuş sayfaları gibi kapatıp adını henüz bilmediğimiz, bembeyaz sayfalar açmaya. Herşeye rağmen unutmadan, unutturmadan en önemlisi ‘herşeye rağmen’ deyip birbirimizi severek ve helallik dileyerek gidiyoruz. Gitmeliyiz. Gitmeli...
Daha dün annemizin kollarında yaşarken, çiçekli bahçemizin yollarında koşarken bugün de yine annelerimizin kollarına koşacağımız ve çiçekli bahçemiz hala yerinde duruyorsa eğer, yine oraya gideceğimiz hiç aklımıza gelir miydi? Ah! Gidiyoruz işte şimdi, gitmekten hep birşeyler umarak, gidiyoruz.... Hakkınızı birbirinize helal edin canlar, helal! Harama ömrünüzün hiçbir safhasında yer ayırmayın. Ve merak etmeyin, hepimizin bir canı vardı ama Şehr-i Can’da bambaşka canlar olduk birbirimize, farketmeden de olsa. Şimdi canınıza iyi sahip çıkın, varsa cananlarınıza. Hoşçakalın canlar! Yollarınız açık olsun dostlar, yollar hepimize açık olsun... Eyvallah!
Esra KİRİK hasbihal97@hotmail.com
Yazının Yayın Tarihi: 13 Haziran 2008 Cuma Bu köşe yazısı 645 defa okundu. Toplam 1069 kelime
Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Arkadaşına Gönder
[ Geri Dön: Esra KİRİK ] - [ Yazarlar İndeksi ]
|